Yazı Detayı
05 Kasım 2018 - Pazartesi 07:55
 
İki kardeş
Sefa Sami
sefa_sami@hotmail.com
 
 

Dışarıda insanın içini donduracak buz gibi bir hava vardı. Bu soğuk havaya birde esen sert rüzgâr eklenince ne kadar kalın giyimli olsan da titrememen, üşümemen imkânsız gibi bir şey.

       Her an gelip kapıya çatan sert rüzgâr ani bir korku vermişti içerdekilere. Zeynep panikle oturduğu kanepeden kalkar.

    -Aman Allah’ım yoksa yoksa…

    Karşı kanepede uzanarak kitap okumakta olan Ahmet gayet rahat ve cesaretli tavırları ile Zeynep’i teselli etmeye çalışır.

    -Korkma Zeynep (kız kardeşine sarılarak)! Bir şey yok rüzgârın kapıyı çarpmasıdır. Korkmanı gerektirecek bir şey yok. Bak yanındayım. Abin, var olduğu sürece kimseler kılına bile dokunamaz.

       Zeynep’in korkudan yüzü sapsarı kesilmişti. Her ne kadar Ahmet’in varlığını his etse de yanında yine kalbindeki amansız korkuyu yenememektedir. Ağabey kardeş sıkıca birbirlerine sarılmışlardı. Ahmet, bacısını çok seviyordu. Mutlu olması için nice sıkıntılara kendini siper etmiştir. Adaletsizlik hiçbir vakit olsun onların yakalarından elini çekmemiştir. Darlık, yokluk ve bin bir sıkıntılar bir taş duvar gibi gittikleri her yerde önlerine çıkmaktadır. Birde üstüne üstün en yakın akrabalarından çektikleri zulümler eklenince işleri daha da zorlaşır.

     Sarılmakta olduğu abisine hasret ile bakarak;

    -Çok korkuyorum çok!

     Ahmet, gülümser tarzda kardeşinin başını şefkatle okşar.

    -Korkma kardeşim. Yanında ben varım. Kimseler sana zarar veremez.

       Bacısını avutmaya, cesaretlendirmeye çalıştıkça kendisi farkında olmadan yavaş yavaş tedirgin oluyordu. Kardeşine baktıkça bir ayna gibi hem kendi hem de ondaki tüm düşünceleri bire bir görebilmektedir. Korku ve umut hislerini uyandırıyordu. Her an beklemiş oldukları zalim hakaretlere tekrardan uğrayabilecekleri beklentisinden dolayı kalpleri küt küt atmaktaydı. Umutlandıkları tek nokta ise bir fırsatını bularak kaçıp kurtulabilmeleridir. Doğup büyüdükleri yerde öz akrabalarının rahat, huzurlu bir nefes aldırmayışları yüzünden yaşayamaz hale gelmişlerdi.

        İki yıl önceki sıcak yaz mevsiminin ilk günleriydi. Zeynep ile Ahmet’in babası Ali Rıza, köyün aşağısındaki arpa tarlasını biçiyordu. Sıcaklığın etkisiyle susamıştı. Vakit gün ortasına yakındı. Oğlu Ahmet’i iki yüz, üç yüz metre ötedeki çeşmenin başına su getirmesi için gönderir. Gün onlar için neşeli başlamıştı. Ahmet, elindeki kapla oynaya, zıplaya çeşmeye doğru gider. Babası ise yorgunluğun etkisiyle oturur. Cebinden çıkarmış olduğu mendil ile terini siler. Her şey gayet normal ve sakin görünmekteydi. Hayat, onlar için tatlıydı. Ta ki çeşme başından döndüğünde babasının cansız yatan bedenini oracıkta gördüğü vakte kadar… İlk başlarda uyuyordur diye çağırmak istemedi. Dakikalar geçtikçe değişen bir şey yoktu. Ne bir kımıldama ne de bir ses seda… Beklemekle olacak gibi değildi. Uyuyor diye çağırmaya kıyamadığı babasını çağırmaktan başka çaresi yoktu. Yavaşça yanına yaklaşarak;

    -Baba!

    Bir iki saniye duraksar gibi oldu. Tekrar seslenir biricik babasına;

    -Baba, baba!

       Ali Rıza’dan oğlunun seslenmesine herhangi bir yanıt, hareketlilik yoktur. Kalbine ağırdan ağıra korku hisleri girmeye başlar. Son kez yüz üstü yatmış gibi görünen babasına ses verir;

    -Baba, baba kalk artık çok geç oldu.

       Ahmet, titreyen elleriyle babasının cansız yüz üstü yatan bedenini çevirmeye çalışır. Çok korkuyordu. Korktuğu da başına gelmişti. Yatıyor diye beklediği babası boğazından acımasızca kesilerek öldürülmüştü. Dağları, tepeleri inletecek bir feryat yankılanır.

    -Babaaaaaaaaa!!!!

       Bu feryat, buz kayalarının güneşin önünde erimesi gibi eritmişti insanlığı. Her taraf bu hazin ve acı sesle yankılanır. Köyden bile rahatlıkla duyulur olmuştu. Duyanlar ilk başlarda şaşkınlık içerisinde sesin nerden ve kimden geldiğini kestirmeye çalışırlar. Kısa bir süre sonra küçük büyük, çoluk çocuk, kadın erkek tüm köy halkı olayın gerçekleştiği alana yani tarlaya Ali Rıza’nın cesedinin başına koşuştururlar. Köy halkının tamamı var iken iki üç hanelik akrabalarından tek bir kişi bulunmamıştı orada. Hem köylüler hem kendileri iyi biliyorlardı ki bu cinayeti gerçekleştiren akraba grubundan bir veya birkaç kişiydi. Sebebi ise Ali Rıza İstanbul’da çalıştığı zamanlarda Asuman adında bir bayanla tanışmış ve evlenmişlerdi. Tanıştıkları ilk zamanlarda Asuman fazlasıyla açık, saçıkmış. Aylar geçtikçe gençler birbirlerini daha iyi tanımaya, kabullenmeye başlamışlardı. Ali Rıza’nın isteği ve gayretiyle Asuman kapanmıştır. Kendine epey çeki düzen vererek sevdiğinin istediği gibi bir kişiliğe bürünmeye başlar. Zamanla söz, nişan derken evlenmişlerdir. Ahmet ile Zeynep adında iki çocukları olmuştur. Mutlu, mesut bir hayat sürdürmekteler. Ne hikmetse akrabaları Asuman’ın aileye katılışından pek memnun olmamışlardı. Bu nedenle defalarca Ali Rıza’yı ölümle tehdit ederler. O ise bu tehditlerin hiç birini dikkate almayarak yoluna devam eder. Sonunda tehdit sahipleri dediklerini gerçekleştirmekten geri kalmamışlardı. Cinayeti işleyen katiller birkaç gün içerisinde yakayı ele vererek yakalanırlar. Hızla gelişen adli süreçte hak ettikleri cezayı alırlar.

         Ahmet ile Zeynep, babalarının ölümünü kabullenmiş ve her şey bitmişti. Belki de bitmiş gibi görünmekteydi. Asuman, “ben şehirliyim, şehirden geldim” havalarına girmeden kâh evinin geçimi için tarlaya, bağa koşuyor. Kâh çocuklarına babalarının yokluğunu his ettirmemeye gayret etmektedir. Anlayacağın kendi yollarında, kendi hallerinde yaşamlarına devam etmekteler. Kimselere ne bir zarar, ziyanlarının dokunduğu oluyor ne de kavga, mücadele içine girdikleri oluyor. Sadece kendi hayatlarıyla mücadele içindeler.

       Tam bir yıl on ay geçmişti Ali Rıza’sız hayat. Soğuk, dondurucu kış mevsimiydi. Çocuklar okulda dersleriyle meşgullerdi. Zeynep, o günün sabahında okula gitmek istemediğini söylese de anası tarafından kabul edilmeyerek zorla da olsa okula gönderilir. İsteksiz isteksiz okulun yolunu tutar. Gün boyunca aklı hep annesinde kalır. Eve gitmek ister ancak okulun eve olan uzaklığından dolayı üşenir yalnız başına gitmekten. Çaresizce çıkış saatini bekler. Paydos zilinin çalmasıyla abisinin yanına takılarak evin yolunu tutarlar. Üşümüşlerdi. Karınları açtı. Heyecanla, koşa koşa kendilerini eve atmışlardı. Kapıdan içeri girer girmez sevinçle anasına seslenirler;

    -Anne! Anacım biz geldik.

       Her gün gelişlerinde kapıda çocuklarını karşılayan Asuman bugün görünmez olmuştu ortalıklarda. Ahmet’in kalbi babasının öldürüldüğü an ki gibi yine korkuyla atmaya başlar. Zeynep ise yüksek sesle anasını oda oda arayıp durmaktadır. Ahmet, kardeşine sakin olmasını ve çağırana kadar salondaki kanepede oturmasını söyler. Abisi evin her tarafını arayıp durmaktaydı. Asuman hiçbir yerde yoktu. Bakılmayan son yer kilerdi. Besmele ile kapıyı hafif aralayarak içeriye göz atar. Ortalıkta ansına dair bir eser görünmüyordu. Ardına kadar kapıyı açarak içeri girer. Birkaç adım kilerin içinde ilerledi. Tam ortada bulunan yerdeki sandığın yan tarafından anasının ayaklarını görür. Beynine kan sıçramıştı. Yine korktuğu başına gelmişti. 

    -Anneee

       Feryadıyla yer yerinden oynadı. Zeynep ağabeyinin sözünü çiğnemeyerek kanepenin üstünde oturmuş beklemekteydi. Feryat sesiyle kendini kilerin kapısında buluverir. Ahmet, anasının cansız başını kucaklamış hüngür hüngür üzerinde ağlamaktadır. Babasına yapılanın aynısı anasına da yapılmıştı. Korkunç bir şeydi. Hunharca katledilen bu ikili çevrede panikleşmeye, korkuya sebep olmuştu. Aynı eller olmasa da aynı beyinler ve fikir grupları Ali Rıza’dan sonra eşi Asuman’ı da aynı yöntemle öldürmüşlerdi. İşte o gündür bugündür Ahmet ile Zeynep kardeşler canlarını korumak için köşe bucak saklanmaktalar.                                                                                                                                                                    

       Güneş yavaş yavaş kaybolmakta, yerini gecenin zifiri karanlığına bırakmaktadır. Zaten Ahmet’in istediği, beklediği vakit değil miydi? Karanlık etrafı iyice sarıp sarmaladıktan sonra iki kardeş doğup büyüdükleri güzel vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlardı. Belki de bir daha ebediyen dönüşleri olmayacaktır. Karanlığın çökmesiyle her geceki gibi köye ölüm sessizliği inmişti. Dikkatli bir şekilde etrafı sezdikten sonra kız kardeşini de yanına alarak fark edilmeden buralardan bir an çıkmaya çalışıyorlardı. Heyecan ve ölüm korkusu ikisini de çemberine almıştı. Bacısını hızlı hareketlerle ata bindirmek için nefes nefese gayret içerisindedir. Yakınlardan bir ayak sesi gelir. İkili oldukları yerde buz kesilirler. Gelen üç hanelik akrabalarının arasında onları destekleyen tek kişiydi. Amcasının küçük oğlu Murat idi. Onlara destek olmak, yardım etmek için gelmiştir.

    -Ağabey çabuk gidin! Şu an tam zamanıdır. Yoksa fark edilirseniz Allah korusun söylemeyi bile istemiyorum. Hadi durmayın ne bekliyorsunuz! Gidin artık ağabey gidin.

    Murat’ın onlara destekçi olması gecenin zifiri karanlığında üzerlerine güneşin açılması gibiydi. İki kardeş pek memnun ve mutlu olmuşlardı böylesine bir destekten dolayı.

    -Murat kardeşim, biz uzaklaşana kadar gücün yettiğince onları oyalamaya çalış. Sana güveniyoruz.

    -Orasını kafanıza takmayınız. Ben nasıl hal edeceğimi biliyorum. Yeter ki fark edilmeden evvel uzaklaşın.

     Zeynep atın sırtında tir tir titremektedir. Bedenini korkulu bir sancı tutmuştur. Abisinden çok kendisi acele etmektedir. Harekete geçmek için sabrı kalmamıştı.

    -Tamam ağabey, tamam. Artık gidelim lütfen! Yoksa bizi de öldürecekler.

     Ahmet, gözleri yaşla dolmuş olarak amcaoğluna sarılarak vedalaşır.

    -Hakkını helal et kardeşim!

    -Helal olsun ağabey helal olsun. Sizler hayatınızı kurtarın yeter. Yaşamalısınız. Yaşamanız gerekir. (Zeynep’e dönerek umutlu gözlerle bakakalır.) Sizler, önce Allah’a sonra da birbirinize emanetsiniz. Yolunuz açık olsun.

       “Deh” sesiyle atlar koşarak kaybolurlar gecenin karanlığında. Kilometrelerce yol kat ederek uzak yerlere varmışlardır belki. Onların gidişlerinin iki saat sonrasında gecenin sessizliğini bozan iki el kurşun sesi olur. O günden sonra Ahmet ve Zeynep kardeşlerinden bir haber alan yahut görenler olmamıştır. Ölüler mi, sağlar mı diye akıbetlerinden bir haber yoktur. Belki de onlar hayal ettikleri, arzuladıkları hayata çoktan kavuşmuşlardır

 
Etiketler: İki, kardeş,
Yorumlar
Haber Yazılımı